(40) İnkar Arzusu (26-11-1999) - Ahmet Vanlıoğlu Hocaefendi
Ahmet Vanlıoğlu Hocaefendi bu sohbetinde çok temel bir soruyu ele alıyor: İnsan neden inanmaktan çok inkâra meyleder? Hocaefendi, Kur'an'ın farklı sureleri incelendiğinde ortak bir tablonun ortaya çıktığını, insanoğlunun inanmaya değil inkâra eğilimli göründüğünü söylüyor ve bu eğilimin kaynağını arıyor. Vardığı nokta şu: mesele çoğu zaman delil eksikliği değil, benliktir.
İnkârın Asıl Kaynağı: Benlik
Sohbete göre insan, hiçbir güce boyun eğmek ve hiçbir sorumluluğun altına girmek istemez; çünkü bu, kendi benliğine gölge düşürecektir. Hocaefendi burada ince bir tespit yapıyor: kişi sorumluluk yükleyen hükümleri kabul etmek istemediği için "inanmama" yolunu tercih eder. İnkâr, çoğu zaman bir bilgi meselesi değil, bir kaçış yoludur.
Peygamberler Hiçbir Ücret İstemedi
Hocaefendi, Kur'an'da adı geçen peygamberlerin ortak bir ifadesine dikkat çekiyor: davetlerine karşılık insanlardan hiçbir ücret talep etmemişler, mükâfatlarının Allah'a ait olduğunu söylemişlerdir. Öyleyse insanların bu davetten kaçmasının maddi bir sebebi yoktur. Kaçışın sebebi, teklifin bedeli değil, teklifin kişiyi bir düzene çağırmasıdır.
Enaniyetin Vardığı Uç Nokta
Sohbette, benliğin dizginlenmediğinde nereye kadar gidebileceği tarih üzerinden anlatılıyor. Firavun'un kendisini Mısır halkının ilahı ilan etmesi, Hz. Musa'ya zindanla tehdit savurması ve Babil hükümdarı Nemrut'un benzer iddiası örnek veriliyor. Hocaefendi, İmam Rabbani'nin mektuplarında geçen bir tespiti de aktararak, nefsin ilahi hükümleri kabul etmeye tabiatı gereği direndiğini ifade ediyor.
"Ben Kendime Bile Fayda Veremem"
Sohbetin merkezindeki ayette Peygamber Efendimize, kendi nefsi için bile bir fayda sağlamaya veya zarar vermeye muktedir olmadığını, ancak Allah'ın dilediğinin olacağını söylemesi öğretiliyor. Hocaefendi bunu şöyle açıklıyor: inkârcılar sanki azabı getirecek ya da öldükten sonra dirilmeyi gerçekleştirecek olan peygambermiş gibi ona itiraz ediyorlardı. Oysa peygamberin vazifesi tebliğdir; hükmü verecek olan Allah'tır. Aynı ayette her ümmetin belirlenmiş bir eceli olduğu, o vakit geldiğinde ne öne alınacağı ne geriye bırakılacağı hatırlatılıyor.
Musibet Karşısında Müslümanın Tavrı
Sohbetin son bölümünde hocaefendi, o günlerde yaşanan deprem felaketine değiniyor. Sıcak bir camide otururken çadırlardaki hastaların, çocukların ve yaşlıların halini düşünmek gerektiğini, Müslümanın uykusunun kaçması gerektiğini söylüyor. Suçlu aramadan olanca güçle yardıma koşmayı tavsiye ediyor. Ona göre asıl destek ise tövbe ve istiğfardır: kişi hem kendi günahı hem de memleketteki bütün günahkârlar için Allah'tan af dilemelidir; çünkü bu hem onların hem kendisinin kurtuluşudur.
Bu yazı, sohbetin ana başlıklarını özetlemektedir; anlatımın tamamı için videoyu izleyebilirsiniz.